İklim Değişikliği Nedir?
Birleşmiş Milletler öncülüğünde imzalanan, Türkiye’nin de taraf olduğu küresel ısınmaya yönelik hükûmetler arası ilk çevre sözleşmesi olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde yapılan tanımlamaya göre;
“İklim değişikliği, karşılaştırabilir zaman dilimlerinde gözlenen doğal iklim değişikliğine ek olarak, doğrudan veya dolaylı olarak küresel atmosferin bileşimini bozan insan faaliyetleri sonucunda iklimde oluşan bir değişiklik”demektir[1].
İklim değişikliği, uzun bir zaman dilimi boyunca (on yıllar, yüzyıllar veya daha uzun süreler) bir bölgedeki veya dünyanın genelindeki ortalama hava koşullarında meydana gelen önemli ve kalıcı değişiklikleri ifade etmektedir. Bu değişiklikler sadece sıcaklık artışından ibaret olmayıp yağış miktarları, rüzgâr desenleri ve diğer iklim özelliklerindeki farklılıkları içermektedir. İklim değişikliği hem doğal süreçler hem de insan faaliyetlerinden kaynaklanabilmektedir.
Doğal süreçlere örnek olarak volkanik patlamalar, güneş aktivitesindeki değişiklikler ve doğal iklim döngüleri verilebilmektedir. Ancak modern dönemde gözlemlenen hızlı iklim değişikliği büyük ölçüde insan faaliyetlerinden kaynaklanmaktadır. Bu faaliyetler arasında, ormansızlaşma, sanayi ve tarım uygulamaları, fosil yakıtların yakılması sonucu atmosfere salınan sera gazları yer almaktadır. Kyoto Protokolü EK-A bölümünde altı seragazı ve salınım kaynaklarını listelemiştir. Bu gazlar şunlardır: Karbondioksit (CO2), Metan (CH4), Nitröz Oksit (N2O), Hidrofluorokarbonlar (HFCs), Perfluorokarbonlar (PFCs), Kükürt heksaflorür (SF6)[2].
Bu insan kaynaklı sera gazı emisyonları, atmosferde birikerek sera etkisini artırmakta ve bu da gezegenin genel ısınmasına neden olmaktadır. İklim değişikliğinin sonuçları arasında deniz seviyesinin yükselmesi, aşırı hava olaylarının (kasırgalar, kuraklıklar, sıcak hava dalgaları) artışı, buzulların ve kutup buzunun erimesi, ekosistemlerde ve biyolojik çeşitlilikte kayıplar sayılabilmektedir. Bu değişiklikler hem doğal dünyayı hem de insan toplumlarını derinden etkilemektedir.
İklim Değişikliğinin Çevreye ve Deniz Çevresine Etkileri
İklim değişikliğinin çevreye olan etkileri oldukça çeşitlidir ve genellikle büyük alanlarda etki göstermektedir. İklim değişikliği, küresel ortalama sıcaklıklarda bir artışa neden olur. Bu artış, buzulların erimesi, buzulların geri çekilmesi ve kutup bölgelerindeki karın azalması gibi doğal sistemlerde büyük değişikliklere yol açmaktadır. İklim değişikliği, şiddetli hava olaylarının sıklığında ve yoğunluğunda da artışa neden olmaktadır. Bu, şiddetli fırtınalar, kuraklık, seller ve yoğun yağışlar gibi olayları içermektedir. Aynı zamanda birçok bitki ve hayvan türü için yaşam alanlarının kaybına neden olmaktadır. Bazı türler için bu, yaşamsal bölgelerin sınırlarının değişmesine, göç etme zorunluluğuna veya yok olma riskinin artmasına yol açmaktadır.
İklim değişikliğinin özellikle deniz çevresi üzerindeki etkileri, okyanusların, denizlerin ve kıyı bölgelerinin biyolojik, ekonomik ve ekolojik dengelerini önemli bir çevresel sorundur. Küresel ısınma, buzulların ve kutup deniz buzlarının erimesine ve okyanusların termal genleşmesine neden olarak deniz seviyesinin yükselmesine yol açmaktadır. Bu durum, kıyı bölgelerindeki erozyon riskini artırmakta ve adalar ile kıyı şeritlerini ciddi şekilde tehdit etmektedir. Bu makale, iklim değişikliğinin deniz çevresi üzerindeki etkilerini biyolojik, ekonomik ve ekolojik perspektiflerden ele almaktadır.
Biyolojik Etkiler
İklim değişikliği, deniz ekosistemlerindeki biyolojik çeşitlilik üzerinde yıkıcı etkilere sahiptir. Artan deniz suyu sıcaklıkları, okyanus asitlenmesi ve azalan oksijen seviyeleri, deniz yaşamını olumsuz yönde etkileyen başlıca faktörlerdendir. Mercan resifleri, bu değişimlere karşı son derece hassastır. Deniz suyu sıcaklıklarının artması, mercan ağarmasına yol açarak resif ekosistemlerinin çökmesine neden olmaktadır. Mercan resifleri, sadece biyolojik çeşitlilik için değil, aynı zamanda birçok balık türü için üreme ve beslenme alanı sağlaması açısından da kritik öneme sahiptir.
Ayrıca balık popülasyonları ve diğer deniz canlıları, değişen su sıcaklıklarına ve kimyasal bileşenlere uyum sağlamakta zorlanabilmektedir. Bu durum belirli balık türlerinin azalmasına veya yok olmasına, balıkçılık endüstrisindeki gelirlerin azalmasına ve balıkçılığın sürdürülebilirliğini tehdit etmektedir. Balık türlerinin dağılımında meydana gelen değişiklikler hem ekolojik dengeyi hem de balıkçılık endüstrisini olumsuz etkilemektedir.
Okyanus asitlenmesi, kalsiyum karbonat kabukları ve iskeletleri olan deniz organizmaları üzerinde de zararlı etkilere sahiptir, bu da ekosistemlerin genel sağlığını ve biyolojik çeşitliliğini tehdit etmektedir.
Ekonomik Etkiler
Deniz seviyesinin yükselmesi ve kıyı erozyonu, kıyı bölgelerindeki altyapının ve ekonomik faaliyetlerin sürdürülebilirliğini tehdit etmektedir. Kıyı bölgelerinde bulunan tarım arazileri, yerleşim yerleri ve turistik tesisler, yükselen deniz seviyeleri ve artan fırtına sıklığı nedeniyle büyük risk altındadır. Bu durum, kıyı altyapısının hasar görmesine ve yeniden inşa maliyetlerinin artmasına yol açmaktadır.
Turizm endüstrisi, kıyı bölgelerindeki doğal güzelliklerin kaybından ve su sporları gibi turistik faaliyetlerin azalmasından olumsuz etkilenmektedir. Deniz seviyesinin yükselmesi, turistik destinasyonlardaki plajların ve diğer kıyı kaynaklarının kaybına neden olmakta, bu da yerel ekonomilere zarar vermektedir. Ayrıca balıkçılık endüstrisi, balık popülasyonlarının azalması ve türlerin dağılımındaki değişiklikler nedeniyle ekonomik kayıplarla karşı karşıya kalabilmektedir.
Literatür de iklim değişikliğinin ekonomi ve insan refahı üzerindeki etkisinin, en azından yirmi birinci yüzyılda, muhtemelen sınırlı olacağını göstermektedir. Kısa ve orta vadede iklim değişikliği, özellikle yağmurla beslenen tarıma bağımlı olanlara ve ısınmaya önemli miktarda para harcayanlara kazançlar sağlayabilecektir. Ancak uzun vadede iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin olumlu etkilerinden daha ağır basması muhtemeldir. Bu olumsuz etkiler daha yoksul, daha sıcak ve daha alçakta bulunan ülkelerde önemli ölçüde daha büyük olacaktır. Yoksulluk iklim değişikliğine karşı kırılganlığa neden olduğundan, kalkınma sera gazı emisyonlarının azaltılması için tamamlayıcı bir stratejidir; daha yavaş ekonomik büyüme ile daha düşük emisyonlar arasındaki değiş tokuşun dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Aynı zamanda, iklim değişikliği ekonominin büyüme hızını etkileyebilir ve daha fazla insanı yoksulluğa hapsedebilir.
İklim değişikliğine dair son araştırmalar Pigou vergisinin dinamiklerine ilişkin anlayışımızı önemli ölçüde geliştirmiş olsa da yakın vadede en uygun karbon vergisine ilişkin en iyi tahminler hala karbon tonu başına birkaç on ila birkaç yüz dolar arasında değişmekte ve siyasi manevralar için geniş bir alan bırakmaktadır[3].
Pigou Vergisi ve Karbon Vergisi
Pigou vergisi kısaca Arthur Cecil Pigou tarafından ortaya konan, kaynak dağılımında etkinliği sağlamak amacıyla negatif dışsallıkların vergilendirilmesidir. Emisyon veya kirlilik vergisi de denilen bu vergi, dışsal zarar yayan firmalara, topluma verdikleri zararların maliyetini yüklemektir. Böylece firmaların marjinal özel maliyeti, vergi eklemek suretiyle marjinal sosyal maliyete yaklaşır. Bu vergide amaç, firmaların üretim faaliyetini sıfıra indirmek değil, negatif dışsallıklarda oluşan fazla üretimi sosyal optimum düzeyine indirmektir[4].
Ekolojinin, doğanın ya da çevrenin korunmasına ya da en azından devam etmekte olan tahribatın hafifletilip ortadan kaldırılmasına yönelik çeşitli adlarla geliştirilen vergiler, hukuki tedbirlerin yanı sıra ekonomik caydırıcılığı olan birer enstrüman niteliğindedir. Bilindiği üzere vergi devletin gelir toplamasının en önemli aracı olmakla birlikte aynı zamanda ekonomik, sosyal, çevre ve kültürel nedenlerle kamu müdahalesinin gerektiği durumlarda kullanılabilen bir araç niteliğindedir. Nitekim konumuz olan çevrenin veya doğanın korunması ise bu durumda kamu müdahalesi vergilendirme yoluyla kullanıcılara daha pahalı bir fiyat sunmakta ve bu da talebin kısılmasını, acil kullanıcıların ön plana çıkması ve doğanın ve doğal kaynakların daha az yıpranmasını ve daha verimli kullanmasını sağlamak mümkün olabilmektedir.
İklimin ve iklim değişikliğinin ekonomik büyüme ve kalkınma üzerindeki etkisi toplumda iyi anlaşılmamıştır ve farklı çalışmalar birbirine zıt sonuçlara ulaşmıştır. Yeni veriler, tercihen daha uzun zaman serileri ve en son ekonometrik tekniklerin uygulanması, bu konulara belirleyici bir ışık tutmaktadır.
İklim politikası tavsiyeleri, iskonto oranına çok duyarlı olan karbonun sosyal maliyetine ilişkin tahminler aracılığıyla yönlendirilmektedir. Bununla birlikte, karbonun sosyal maliyeti sadece zaman içinde değil, aynı zamanda etkiler arasında, türler arasında, toplumlar içinde ve arasında ve alternatif gelecekler arasında da toplanır. Son çalışmalar, karbonun sosyal maliyeti için refah fonksiyonundaki diğer parametrelerin önemini gösterme konusunda bazı ilerlemeler kaydetmiş olsa da kapsamlı bir analiz için hala çok yol kat edilmesi gerekmektedir[5].
Ekolojik Etkiler
İklim değişikliği, deniz ve kıyı ekosistemlerinde ekolojik dengeleri bozarak geniş kapsamlı etkiler yaratmaktadır. Deniz seviyesinin yükselmesi, kıyı ekosistemlerinin, özellikle de mangrov ormanları, deniz çayırları ve tuzlu bataklıkların kaybına yol açar. Bu ekosistemler, karbon depolama, su filtreleme ve sahil koruma gibi önemli ekosistem hizmetleri sağlar. Kıyı erozyonu, kıyı şeritlerinin geri çekilmesine ve biyolojik çeşitliliğin azalmasına neden olur. Bu süreç, kıyı habitatlarını ve bu habitatlarda yaşayan türleri tehdit eder. Ayrıca, deniz seviyesinin yükselmesi, tuzlu suyun içme suyu kaynaklarına ve tarım arazilerine sızmasına neden olarak, tatlı su ekosistemlerini ve su kaynaklarını tehlikeye atar.
İklim değişikliği, deniz çevresi üzerinde çok yönlü ve karmaşık etkilere sahiptir. Biyolojik çeşitlilikteki kayıplar, ekonomik zararlar ve ekolojik dengenin bozulması, bu etkilerin sadece bazı örnekleridir. Bu sorunlarla başa çıkmak için uluslararası iş birliği ve kapsamlı politikaların yanı sıra yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı ve karbon emisyonlarının azaltılması gibi stratejik önlemler gereklidir. İklim değişikliği ile mücadele hem çevresel sürdürülebilirlik hem de insan refahı açısından büyük önem taşımaktadır.
İklim değişikliğinin en belirgin etkilerinden biri deniz seviyesindeki yükselmelerdir. Küresel ısınma, buzulların erimesine ve okyanusların termal genleşmesine yol açarak deniz seviyelerinin yükselmesine neden olur. Bu durum, kıyı bölgelerinde erozyonu artırır, tuzlu su baskınlarını artırır ve kıyı şeridindeki altyapıyı tehdit eder.
Deniz suyunun ısınması ve asitlenmesi gibi iklim değişikliği ile ilişkilendirilen faktörler, deniz canlılarının yaşamını ciddi şekilde etkiler. Sıcaklık artışı, mercan resiflerinin beyazlaşmasına, deniz kuşları ve balina gibi türlerin göçlerinin değişmesine ve balık popülasyonlarının dağılımında değişikliklere neden olabilir. Ayrıca, asitlenme deniz kabukluları gibi organizmaların kalsiyum karbonat tabanlı yapılarını zayıflatarak ekosistemlerde de bozulmalara yol açabilir.
İklim değişikliği, kıyı alanlarında şiddetli hava olaylarının sıklığını ve yoğunluğunu artırabilir. Bu, kıyı erozyonunu hızlandırabilir ve kıyı ekosistemlerini tahrip edebilir. Ayrıca, şiddetli fırtınalar ve sel olayları kıyı bölgelerindeki altyapıyı ve insan yerleşimlerini ciddi şekilde etkileyebilir.
İş Birliği ve Uluslararası Sözleşmeler
Deniz ekosistemleri geniş mesafeler boyunca birbirine bağlıdır. Bir bölgedeki kirlilik, aşırı avlanma ve habitat tahribatının geniş kapsamlı sonuçları olabilir. Bu sorunların kapsamlı bir şekilde ele alınabilmesi için ülkeler ve uluslararası kuruluşlar arasında iş birliği yapılması ve kararlı eylem planları gerekmektedir. Etkili koruma, ortak deniz kaynaklarını paylaşan birden fazla ülkenin koordineli çabalarını gerektirir. Deniz çevresinin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için küresel ölçekte çözümler bulunmalı ve uygulanmalıdır.
Denizler, uluslararası sınırları belirleyen ancak aynı zamanda ortak kullanım alanları olan önemli coğrafi unsurlardır. Bu nedenle, denizlerin korunması, sadece tek bir ülkenin çabalarıyla yeterince sağlanamaz.
BM Çevre Programı’nın (UNEP) 1974 yılında kurduğu “Bölgesel Denizler Programı” kapsamında Akdeniz’in korunmasının öncelikli hedefler arasına dâhil edilmesi kararı, Akdeniz’e kıyıdaş ülkelerin ve AB’nin katılımıyla, Akdeniz Eylem Planı’nın (MAP) 1975 yılında oluşturulmasıyla sonuçlanmıştır. MAP çerçevesinde yürütülecek faaliyetlerin hukuki temelini oluşturmak üzere hazırlanan “Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi” (Barselona Sözleşmesi) 1976 yılında Barselona’da kabul edilmiş olup 1978 yılında yürürlüğe girmiştir. Akdeniz’in kapladığı saha içinde deniz çevresinin iktisadî, sosyal, sıhhî ve kültürel değerini müdrik olarak, Bu ortak mirasın, günümüzdeki ve gelecekteki nesillerin istifadesi için korunması konusundaki sorumluluklarının tamamen farkında olarak, kirlenme dolayısıyla deniz çevresine, denizin ekolojik dengesine, kaynaklarına ve meşru kullanma şekillerine yönelmiş tehdidi takdir ederek, Akdeniz Bölgesi’nin kendine has hidrografik ve ekolojik özelliklerini ve kirlenmeye bilhassa maruz bulunmasını göz önünde bulundurarak, kaydedilen ilerlemelere rağmen, bu konuda mevcut uluslararası sözleşmelerin, deniz kirlenmesinin bütün boyutlarını ve kaynaklarını kapsamadığını ve Akdeniz Bölgesi’nin özel ihtiyaçlarına cevap vermediğini belirterek, bölge ölçeğinde birbiriyle ilişkilendirilmiş geniş bir tedbirler bütünü içinde Akdeniz Bölgesi’nin korunması ve geliştirilmesi için Devletlerin ve ilgili uluslararası kuruluşların yakın iş birliğine ihtiyaç bulunduğunu kavrayarak Barselona Sözleşmesinin yapılmasına karar verilmiştir.
1992 yılında Rio de Janeiro’da yapılan BM Çevre ve Kalkınma Zirvesinde alınan kararların ruhuna uygun olarak, Barselona Sözleşmesi, 1995 yılında deniz çevresinin yanı sıra, kıyı alanlarını da kapsayacak biçimde genişletilmiş, ayrıca, sürdürülebilir kalkınma hedefi, halkın katılımı, çevresel etki değerlendirmesi gibi unsurlar getirilmiştir. Bu çerçevede, yenilenen Sözleşme’nin adı “Akdeniz’in Deniz Ortamı ve Kıyı Bölgesinin Korunması Sözleşmesi” olarak değiştirilmiş olup 2004 yılında yürürlüğe girmiştir. Ülkemiz, yeniden düzenlenen Barselona Sözleşmesi’ni 2002 yılında onaylamıştır. Sözleşmeye 21 ülke ve AB taraftır.
Barselona Sözleşmesi’ne ait 7 adet protokol bulunmaktadır:
– Akdeniz’de Gemilerden ve Uçaklardan Boşaltma veya Denizde Yakmadan Kaynaklanan Kirliliğin Önlenmesi ve Ortadan Kaldırılması Protokolü,
– Akdeniz’de Tehlikeli Atıkların Sınırötesi Hareketleri ve Bertarafından Kaynaklanan Kirliliğin Önlenmesi Protokolü (BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne ilişkin Türkiye’nin görüşlerini yansıtan bir bildirim yapılarak taraf olunmuştur),
– Akdeniz’in Kara Kökenli Kaynaklardan ve Faaliyetlerinden Dolayı Kirlenmeye Karşı Korunması Protokolü,
– Olağanüstü Hallerde Akdeniz’in Petrol ve Diğer Zararlı Maddelerle Kirlenmesinde Yapılacak Mücadele ve İşbirliğine Ait Protokol,
– Akdeniz’de Özel Koruma Alanları ve Biyolojik Çeşitliliğe İlişkin Protokol,
– Akdeniz’de Bütünleşik Kıyı Alanları Yönetimi Protokolü,
– Akdeniz’de Kıta Sahanlığı ve Deniz Dibinin Keşfi ve İşletilmesinden Kaynaklanan Kirliliğin Önlenmesi Protokolü[6].
Yaklaşık 160 milyon kişiyi barındıran Karadeniz havzasında çevre sorunları ile deniz ve kıyı kirliliği önemli boyutlara ulaşmış ve uluslararası iş birliğini gerekli hale getirmiştir. Bu kapsamda, kıyıdaş ülkeler tarafından hazırlanan Bükreş Sözleşmesi 21 Nisan 1992’de imzalanmış ve 15 Ocak 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme’ye, Bulgaristan, Gürcistan, Romanya, Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Türkiye taraftır.
Bükreş Sözleşmesi’nin taraf olduğumuz Protokolleri’nin başlıkları aşağıda sunulmuştur:
– Karadeniz Deniz Çevresinin Kara Kökenli Kaynaklardan Kirlenmeye Karşı Korunmasına Dair Protokol,
– Karadeniz Deniz Çevresinin Petrol ve Diğer Zararlı Maddelerle Kirlenmesine Karşı Acil Durumlarda Yapılacak İşbirliğine Dair Protokol,
– Karadeniz Deniz Çevresinin Boşaltmalar Nedeniyle Kirlenmesinin Önlenmesine İlişkin Protokol,
– Karadeniz’de Biyolojik Çeşitliliğin ve Peyzajın Korunması Protokolü.
Bükreş Sözleşmesi’nin icra organı niteliğindeki Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması (Karadeniz) Komisyonu, kıyıdaş ülkelerin ortak stratejiler belirleyerek Karadeniz’de kirlilik ve ekosistemin bozulması ile mücadele etmek, biyolojik çeşitlilik kaybını önlemek, ortak proje ve faaliyetler gerçekleştirmek amacıyla Sözleşme çerçevesinde 15 Aralık 2000 tarihinde kurulmuştur[7].
Bu iki sözleşmeye de taraf olan tek ülke Türkiye’dir.
Akdeniz Havzası; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını içine alan farklı sosyal, ekonomik, kültürel ve çevresel toplulukların odağındadır. Akdeniz, yakın tarihte Ortadoğu petrolünü Avrupa’ya taşıyan, Hint Okyanusu’ndaki taşımacılığı dünyanın her noktasıyla bir araya getiren, Karadeniz’deki ticaretin iktisadi boyutunu farklı boyutlara yönlendiren, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nü (NATO) Uzakdoğu ve Ortadoğu ile yakınlaştıran havzadır.
Fakat bir başka açıdan Akdeniz, sanayileşme, hızlı kentleşme, deniz taşımacılığı, kontrolsüz büyüme gibi çevre için önem teşkil edecek tehditlerle karşı karşıya kalmaktadır. Çevresel tehditler kapsamına, havzada sanayi ve ticaretin yoğunluğu sebebiyle taşımacılık esnasında yaşanan petrol ve türevlerinin ekosisteme zarar vermesi örnek olarak verilebilmektedir.
Akdeniz Havzası konusunda çevresel iş birliği önceliğinde bölgesel hedeflerin hayata geçirilmesi noktasında devletler, uluslararası kuruluşlar ve diğer paydaşlar birlikte hareket etmişlerdir. Bu zengin havzanın korunması için pek çok çalışmalar, iş birlikleri, entegrasyonlar yapılmıştır. Bunun bir örneği, Şubat 2016 yılında, Barselona Sözleşmesi çerçevesinde kabul edilen “2016-2025 Akdeniz Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi”dir. Benzer şekilde çevre sorunlarının neden olabileceği sosyoekonomik çalışmalar ile sürdürülebilirlik konusuna katkı sağlayan oluşumlardan biri de “Akdeniz Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu”dur (MCSD). Komisyon sivil toplum kuruluşlarını, hükümetleri ve yerel yetkilileri temsilen kırk paydaşı içermesi bakımından önemli bir konumdadır. Bir diğer önemli akit, deniz kirliliğini engellemek amaçlı oluşturulan “Denizlerin Gemiler Tarafından Kirletilmesinin Önlenmesine ait Uluslararası Sözleşme”dir (MARPOL-73/78). Deniz çevresindeki önleyici tedbirler alınmasını sağlamış ve kirlilik konusunda dünya ölçeğinde kurallar getirilmesini sağlamıştır.
SPA Protokolü
SPA/BD Protokolü, Akdeniz’deki biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için bölgesel bir çerçeve sağlamaktadır. Protokol kapsamında Taraflar, Özel Koruma Alanları (SPA’lar) veya Akdeniz Önemine Sahip Özel Koruma Alanları (SPAMI’ler) oluşturmak suretiyle özel doğal veya kültürel değere sahip alanları korumaya ve Protokolün Eklerinde listelenen tehdit altındaki veya tehlike altındaki flora ve fauna türlerini korumaya çağrılmaktadır.
SPA/BD Protokolü Ekleri aynı zamanda SPAMI’lerin kurulması için ortak kriterleri ve Protokol kapsamında kullanımı düzenlenen türlerin listesini de içermektedir. Ekler, türlerin değişen statülerini ve yeni SPAMI’lerin kurulmasını yansıtacak şekilde Akit Tarafların toplantılarında güncellenir.
Protokolde listelenen türlerin korunması, muhafaza edilmesi ve yönetilmesi için atılacak özel adımları içeren ve Kıkırdaklı Balıkların (Chondrichthyans), deniz memelilerinin, deniz bitki örtüsünün, kuş türlerinin, deniz kaplumbağalarının, Korallijen ve Diğer Kalkerli Biyo-konkresyonların ve Akdeniz Fokları’nın korunmasını ele alan bölgesel eylem planları geliştirilmiştir. SPA/BD Protokolünün uygulanması ayrıca Türlerin Girişi ve İstilacı türler ile Karanlık Habitatlara yönelik Eylem Planları ile tamamlanmaktadır.
Özel Koruma Alanları Bölgesel Faaliyet Merkezi (SPA/RAC), Taraf Devletlere SPA/BD Protokolü kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmelerinde yardımcı olmaktadır.
SPAMI Haritası[8]
Koruma alanları akit taraflarının belli bir ölçü doğrultusunda verdikleri karara göre listeye dahil olmaktadır. Ancak Türkiye bu protokolü kabul etmiş olsa da ülkemizce herhangi bir koruma alanı ilan edilmemiştir.
BMDHS
10 Aralık 1982 tarihinde Jamaika’nın Montego Bay kentinde imzalanan ve 16 Kasım 1994 tarihinde yürürlüğe giren 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (United Nations Convention on the Law of the Sea – BMDHS), deniz hukuku kurallarının kodifikasyonu bağlamında, günümüzün en önemli uluslararası hukukî düzenlemesidir.
“BMDHS – Madde 123
Kapalı veya yarı kapalı denizlere kıyısı bulunan devletler arasında iş birliği
Kapalı veya yarı kapalı bir denize sahildar olan devletler, işbu sözleşme gereğince kendilerine ait olan hakların kullanılmasında ve yükümlülüklerin yerine getirilmesinde aralarında iş birliğinde bulunmalıdırlar. Bu amaçla, doğrudan doğruya veya ilgili bir bölgesel kuruluş aracılığı ile aşağıdaki konularda gayret göstereceklerdir:
- Denizin canlı kaynaklarının yönetimini, araştırılmasını ve işletilmesini koordine etmek;
- Deniz çevresinin korunmasına ve muhafazasına ilişkin haklarının kullanılması ve yükümlülüklerinin yerine getirilmesini koordine etmek;
- Bilimsel araştırma politikalarını koordine etmek ve gerektiği takdirde, söz konusu bölgede ortak bilimsel araştırma programlarına girişmek;
- İşbu maddenin uygulanmasında, kendileriyle iş birliğinde bulunmaları için, gerektiğinde diğer devletleri veya ilgili uluslararası kuruluşları davet etmek.”
Kapalı veya yarı-kapalı denizlerde kıyıdaş devletlerin iş birliğinde bulunma yükümlülükleri ve iş birliğinde bulunacakları alanlar, Sözleşme’nin 123. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddenin ilk cümlesi, söz konusu denizlere kıyısı olan devletlerin Sözleşme kapsamındaki hak ve yükümlülüklerini yerine getirirken uyacakları iş birliği yükümlülüğünü ortaya koymaktadır. İlk cümle, daha geniş kapsamlı bir iş birliği yükümlülüğüne işaret etmektedir. İkinci cümlede ise deniz canlı kaynaklarının korunması, deniz çevresinin korunması ve deniz bilimsel araştırmalarının koordinasyonu konusunda kıyıdaş devletlerin iş birliği yapmaları gerektiği vurgulanmıştır. Bu, ilk cümleye nazaran daha spesifik bir düzenleme olarak değerlendirilebilir. Ancak, iki cümle arasında hukuki nitelik açısından bir farklılık bulunmaktadır. Bu farklılık, 123. maddenin bağlayıcılığı konusunda bir belirsizliğe yol açmaktadır. Netice itibarıyla, bu maddenin kapsamlı bir hukuki iş birliği yükümlülüğü yarattığı söylenebilir. Her ne kadar 123. maddenin ikinci cümlesinde iş birliğinin kapsamı açısından bazı hususlar belirtilmiş olsa da bu tür deniz alanlarında devletlerin bazı ihtiyaçları bakımından bu madde yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle kıyıdaş devletler, çeşitli uygulamalar geliştirerek bu ihtiyaçları karşılamaya çalışmışlardır. Bu bağlamda, deniz yetki alanlarının belirlenmesi ve ortak kalkınma rejimleri öne çıkmaktadır. Devletlerin bu tür uygulamalar geliştirmesinde, 123. maddenin kapsamlı bir hukuki iş birliği oluşturmasının etkisi büyüktür. Özellikle de birinci cümlenin Sözleşme geneline atıfta bulunması, kıyıdaş devletlerin Sözleşme kapsamındaki haklarını ihtiyaçları doğrultusunda kullanmalarına olanak tanımaktadır.
Sonuç
Bu sorunların kapsamlı bir şekilde ele alınabilmesi için ülkeler ve uluslararası kuruluşlar arasında iş birliği yapılması ve kararlı eylem planları gerekmektedir. Deniz çevresinin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için küresel ölçekte çözümler bulunmalı ve uygulanmalıdır. Bu amaçla, deniz çevresindeki kirliliği önlemek, azaltmak ve kontrol altına almak, doğal kaynakların sürdürülebilir şekilde kullanımını sağlamak için ülkeler arasında bölgesel iş birliği sözleşmeleri imzalanmıştır.
Akdeniz’in kapladığı saha içinde deniz çevresinin iktisadî, sosyal, sıhhî ve kültürel değerini müdrik olarak, Bu ortak mirasın, günümüzdeki ve gelecekteki nesillerin istifadesi için korunması konusundaki sorumluluklarının tamamen farkında olarak, kirlenme dolayısıyla deniz çevresine, denizin ekolojik dengesine, kaynaklarına ve meşru kullanma şekillerine yönelmiş tehditleri, Akdeniz Bölgesi’nin kendine has hidrografik ve ekolojik özelliklerini ve kirlenmeye bilhassa maruz bulunmasını göz önünde bulundurarak, kaydedilen ilerlemelere rağmen, bu konuda mevcut uluslararası sözleşmelerin, deniz kirlenmesinin bütün boyutlarını ve kaynaklarını kapsamadığını ve Akdeniz Bölgesi’nin özel ihtiyaçlarına cevap vermediğini belirterek, bölge ölçeğinde birbiriyle ilişkilendirilmiş geniş bir tedbirler bütünü içinde Akdeniz Bölgesi’nin korunması ve geliştirilmesi için Devletlerin ve ilgili uluslararası kuruluşların yakın işbirliğine ihtiyaç bulunduğunun kavranması gerekmektedir.
[1] Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, Madde 1.
[2] <https://webdosya.csb.gov.tr/db/iklim/editordosya/kyoto_protokol.pdf> s.e.t. 7 Ekim 2025.
[3] RSJ Tol, ‘The Economic Impacts of Climate Change’ (2018) 12(1) Review of Environmental Economics and Policy 4–25.
[4] A Sandmo, ‘Pigouvian Taxes’ in The New Palgrave Dictionary of Economics (2nd edn, Palgrave Macmillan 2008) (özet).
[5] RSJ Tol, ‘The Economic Impacts of Climate Change’ (2018) 12(1) Review of Environmental Economics and Policy 4–25.
[6] <https://www.mfa.gov.tr/barselona-sozlesmesi.tr.mfa> s.e.t. 7 Ekim 2025.
[7] <https://www.mfa.gov.tr/bukres-sozlesmesi.tr.mfa> s.e.t. 7 Ekim 2025.
[8] <https://www.rac-spa.org/spami> s.e.t. 7 Ekim 2025.
